I.Bazı konuları, kelimeler ve kavramlar üzerinde durmadan ve kullandığımız
kelime ile ifade etmek istediğimiz mananın -tartışan taraflarca- aynı olup
olmadığını tespit etmeden tartışıyoruz ve bu yüzden de kör döğüşü yapıyoruz.
Türban konusu da işte böyle bir konu. "Türban ne demektir ve bunun islami
başörtüsü ile alakası nedir?", "Türban veya başörtüsü siyasi bir simge midir,
yoksa dindar müslüman kadınların Allah emri diye giydikleri bir kıyafet midir?"
"Başını örtme hakkını elde eden müslüman kadınlar ve onların erkekleri bunun
arkasından şeriat devletinin gelmesini veya ülkede yaşayan bütün kadınların
örtünme mecburiyetini talep ederler mi?" Bu üç soruya açık ve ikna edici cevap
vermeden başörtüsü meselesinin netlik kazanması ve çözüme hazır hale gelmiş
olması mümkün değildir.
Söyleyeceklerimiz tasavvura değil, vakıaya dayansın diye bu konularda farklı
düşünenlere bir örnek olarak sayın Uluç Gürkan'ın internet ortamında yayımladığı
yazısını ele alabiliriz.
"Türban işin bahanesi. Cumhurbaşkanı Sezer'in sözleriyle "yapay" bir gündem.
Böylece, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi, laik ve demokratik özü
tartışmaya açılıyor. "Laiklikte fazla ileri gitti" denilen Türkiye'de daha
islami bir yapı kurmak isteyenler bu amaçla türbanı özellikle kullanıyor. Bir
siyasal simge, bir üniforma olarak yaşamın her alanında türbanı sürekli gündeme
taşıyor."
Bu tespitlerin doğru olmadığı açık; "laiklikte ileri giden Türkiye'ye dur
diyerek daha islami bir yapı kurmayı" kimler istiyor ve bu istekler, onların
hangi söz ve davranışlarından çıkarılıyor? Ortada apaçık duran talep, laikliğin
bazı Batı ülkelerinde uygulandığı gibi uygulanmasından ibaret iken buna "daha
islami bir yapı kurma" teşhisini (veya adını) koymak keyfidir, delilden
yosundur, peşin hükme dayanmaktadır. Laikliğin, din özgürlüğüne zarar vermeyen
bir anlayış içinde uygulanmasını isteyenler yalnızca türban üzerinde durmuyorlar
(Gürkan'ın haksız bulduğum ifadesi ile türbanı kullanmıyorlar), namaz (özellikle
Cuma namazı), oruç (için bazı vakit ayarları), faizsiz işlem, sakal, din eğitimi
gibi daha bir çok konuyu dile getiriyor, bu konulardaki haksız ve gereksiz
kısıtlamaların kaldırılmasını istiyorlar.
"Türbanın altında var olan "diktacı bir din devleti özlemi" inkar edilemez.
Türbanlıların tek tek ortaya çıkıp, "bu benim inancım" demeleri, bu konudaki
kaygıları gidermez. Türbanlıların bir kısmı bunu iyi niyetle takıyor
olabilirler. Ancak olay bütünü itibariyle siyasi güdümlü bir dava uğrunadır."
Böyle bir iddiada (ağır ithamda) bulunabilmek için şahsın elinde kesin bilgi ve
belgelerin olması gerekir. Yapılan araştırmalar, "inancı yüzünden başını örtmek
isteyenlerin aynı zamanda dayatmacı bir dini dikta rejimi istediklerini" değil,
aksini ortaya koyuyor (Bu yazının sonuna koyduğum TESEV'in araştırmasından
alınmış yazıya bakınız). İnsanların "Bu benim inancım" demeleri kaygıları
gideremiyorsa başka ne yapabilirler?! "Sana inanmıyorum, ortada kesin bir delil
yok ama ben, senin artniyetli olduğuna inanıyorum" diyenleri ikna etmenin yolu
nedir? Türkiye'de başını örten kadınların ve kızların kahir ekseriyeti siyasi
eğilim ve oy bakımından sağ (bir partiyi değil) partileri tercih ederler; bu
partilerin de programları bellidir; öküzün altında buzağı aramanın anlamı var
mıdır?
"Sadece üniversite kapıları, devlet kadroları zorlanmıyor. Türbanlıların
televizyonlarda yarışma programlarında, hatta mayo defileleri ve rock
konserlerinde dahi boy göstermesine dikkat ediliyor. Başında türban olduğu
sürece, buralarda ve sokaklarda giyilen ne kolsuz bluzlara, ne de alabildiğine
dar pantolonlara karışılmıyor. Kullanılan simgeye, sadece ve sadece türban
olarak bakılıyor."
Bu satırları okuyanlar inanırlarsa şuna da inanmış olurlar: Devlet gibi bir
gizli örgüt var, türbanı simge olarak kullanmak suretiyle şeriat devletine
gitmeyi planlamış, bunun için binlerce kadını ve kızı angaje etmiş, altı kaval
olsa bile üstünün şişhane (başının türbanlı) olmasını şart koşmuş, bu yarı açık
gülünç yaratıkları toplumun bütün katmanlarına sızdırmış -nasıl müslüman ve
nasıl islamcılarsa bunlar- aynı zamanda tesettür emrini de parçalayarak
uygulamışlar, buna rağmen müslümanlardan taraftar toplayacaklarına
inanıyorlar... Eğer bunlara inanalar varsa kendileriyle türban meselesini
tartışmanın faydası yoktur; onlar için gerekli olan tedavidir.
"...Araştırmamız, bu varsayımın doğru olmadığını göstermiştir. Kişilerin ne
ölçüde dindar olduklarını, kişisel yaşamlarında dinin gereklerini yerine getirip
getirmediklerini irdelediğimiz sorulara verilen cevaplar Türk halkının genelinde
dinine bağlı ve inançlı müslümanlardan oluştuğu tezini doğrulamaktadır. Ancak
dini inanç ve ibadet halkın büyük bir çoğunluğu tarafından kişisel yaşamla
sınırlı görülmekte, dinin kamu yaşamını etkilemesi ve kamu yaşamında daha
görünür bir yer edinmesi tasvip edilmemektedir. Örneğin Türk halkının % 67,2'si
dinin devlet ve siyaset düzenini yönlendirmesini zararlı bulmakta, buna karşın
bu görüşe katılmadığını belirtenler % 16,4 ile sınırlı kalmaktadır. Türk parti
sistemi içinde din temelinde politika yapan partilerin olması gerektiğini
savunanlar % 24,6 iken bu görüşe karşı çıkanlar % 60,6'dır. Belki daha da
önemlisi, laik cumhuriyet projesi büyük çoğunluk tarafından desteklenmektedir.
Cumhuriyet devrimlerinin bu ülkeyi ileri götürdüğünü düşünenlerin oranı % 77,3'
dır. Bu görüşe katılmayanlar % 8,3 ile sayıca oldukça sınırlı bir karşıt grub
oluşturmaktadırlar. Cumhuriyet devrimlerinin temel taşlarından olan Medeni Kanun
ilkeleri büyük çoğunluk tarafından desteklenmektedir. Örneğin, Medeni Kanu'nun
değiştirilip İslam hukukuna göre erkeğin dört kadına kadar evlenmesini uygun
bulunların oranı sadece % 10,7 'dir. İslam Hukukuna göre boşanmayı kabul edenler
% 14, kız çocukların mirastan daha az pay almalarını kabul edenler % 13,9'luk
kitleler oluşturmaktadır. Zina yapan erkek veya kadınlara Kur'an'a göre ceza
verilmesini savunanların oranı % 1,4 gibi çok düşük bir orandır. Bu saptamalarla
bağlantılı olarak arştırmanın bir ikinci önemli bulgusu şudur: Yukarıda
belirtildiği gibi, Türk halkının çoğunluğunu dinin kamu ve siyaset yaşamı
üzerinde etkili olmaması gerektiğini düşünmektedir. Kısaca ifade edilirse, Türk
halkı dinin kamu alanında etkin olmasına karşı çıkarken, devletin de kendi inanç
ve ibadetine karışmamasını istemektedir. Örneğin, halkın % 42,6'sı bügün
Türkiye'de dindar insanlara baskı yapıldığını düşünmekte, bu baskıya örnek
vermeleri istedindiğinde baskı yapıldığını düşünenlerin % 64,8'i türban sorununu
gündeme getirmektedir. Devlet memuru kadınların ve üniversite öğrencisi kızların
isterlerse başlarını örtmelerine izin verilmesi gerektiğini düşünenler %
66,6'dir. "(Prof. Dr. Binnaz Toprak ve Doç. Dr. Ali Çarkoğlu'nun Türkiye
Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı'nın (TESEV) desteğiyle yürüttükleri
araştırmadan).
II.
Öbekten birinin (Sayın Uluç Gürkan'ın) yazdıklarını, öbeğinkini temsil eden
düşünce manasında "örnek" alarak başörtüsü meselesini tartışıyoruz.
"Türbanın kadın için haksız ve bir yanı olduğu ortadadır. Kadını eşitlikten
uzaklaştırmakta, erkeğin karşısında 'ikinci sınıf insan' kalıbına sokmaktadır.
İslamiyet'in insan eşitsizliğine dayalı bir varsayımla kabulü, Kur'an'ın böylesi
bir anlayışla yorumlanması akıl işi değildir."
Kadının mutlak manada (kayıt, şart, detay belirtmeden) erkeğe eşit olduğunu
söylemek "elmaya armut, tilkiye kurt demek" gibidir; gerçeğe aykırıdır, modaya
uymaktan öte bir mana ifade etmez. Ve iyi ki kadın erkeğe eşit değildir,
aralarında önemli farklar vardır ve bu farklar sayesinde bir bütünlük oluşmakta,
üremeden kültür ve medeniyetin oluşumuna kadar her alanda, iki cinsin
-benzerleri yanında farklı da olan- katkıları gerçekleşmektedir. Önemli ve
gerçekçi olan mutlak eşitlik değil, eşit olmaları gereken yerlerde ve hususlarda
eşitliktir, eşitliğin gerekli olmadığı yerlerde ise dengedir (adalettir); bu da
İslam'da mevcuttur.
Kadının başını örtseniz de örtmeseniz de onun kıyafeti farklıdır, tarih boyunca
ve bugün kadınlar, erkeklerden çok farklı giyinmektedirler. Neden kaynaklanırsa
kaynaklansın bu farklar (farklı giyiniş) kadını erkeğin karşısında ikinci sınıf
insan kalıbına sokmuyorsa, farklı giyimin bir parçası olan başörtüsü niçin bunu
yapsın!? Başörtüsü "ikinci sınıf insan, esir, köle" sembolü değil ki, bunu giyen
öyle kabul edilsin. Başını örten kadın -diğerleri gibi- kimlik, kişilik, belli
bir inanç ve dünya görüşüne sahiptir; örtünmeyi de hür iradesi ve tercihi ile
yapıyor; asıl "kadına ikinci sınıf insan muamelesi yapmak" onu örtünmeye veya
açılmaya mecbur etmekle olur.
"Bu noktada türbanın, türban takmayanların yaşam biçimlerine karşı bir tehdit
oluşturması da özellikle önemlidir. Çünkü türban, yaşam biçimi olarak Tanrı
buyruğuna koşutlanmakta, dolayısıyla türban takmayanlar 'inançsız'
sayılmaktadır. 'İnanç ancak benim dediğim biçimde yaşanır' denilmekte, bunun
tartışılmasına dahi izin verilmemektedir."
Bu cümlelerde temel hüküm "türbanın, onu takmayanlar için tehdit
oluşturmasıdır." Bu hükmün/sonucun delillerini tartışalım:
1.Bazıları "para alarak" veya "siyasi simge olarak" örtünüyorlar diyorlarsa da
buradaki tesbit yerindedir; türbanın (belli ölçülerde örtünmenin), onu uygulayan
büyük kitle tarafından Allah emri olarak kabul edildiği doğrudur.
2. "...dolayısıyla türban takmayanlar 'inançsız' sayılmaktadır" hükmünün
İslam'da yeri yoktur; orta yol İslam'ına (ehl-i Sünnet ve cemaate) göre namaz
kılmayanlar, alkollü içki kullananlar, başlarını örtmeyen kadınlar... dinden
çıkmazlar, inançsız sayılmazlar; onlara günah işleyen müminler olarak bakılır.
3. " 'İnanç ancak benim dediğim biçimde yaşanır' denilmekte, bunun
tartışılmasına dahi izin verilmemektedir." Burada da yine vakıaya uymayan,
yakıştırmaya dayalı iki hüküm var. İslam'da ictihad vardır, ehli tarafından
usulüne uygun olarak yapılan ictihada göre farklı yorumlar ve bu yorumlara göre
inancın farklı yaşanması ilk devirlerden beri vardır, yaygın olarak
uygulanmaktadır.
"Tartışmaya izin verilmemesi" Türkiye için söylenemez; yıllardan beri bilen
bilmeyen, kendisini ilgilendiren ilgilendirmeyen birçok şahıs bu konuları
tartışıyor; asker kökenli cumhurbaşkanları bile âyet okuyarak başörtüsü hakkında
yorumlar yapıyor. Bu gerçek karşısında "tartışmaya izin verilmemesi" söz konusu
edilebilir mi? Eğer yazar, üniversitelerde YÖK ve rektörler, Meclis'te muhalefet
gibi başörtüsüne karşı olanların tartışmaya da karşı çıkmalarını ve
engellemelerini kastediyorsa tabii bu doğrudur.
III.
"Afganistan'da, İran'da, Suudi Arabistan'da ve daha pekçok ülkede, türban ve
kara çarşaf dışındaki giyim tarzına müdahalenin gerekçesi işte bu dayatmacı
diktadır. Kamu alanlarının başkaları üzerinde baskı oluşturabilecek türban ve
benzeri dini simgelere kapatılması, çağdaş demokrasilerin buna karşı aldığı
demokratik bir önlemdir."
Sayın Uluç iki dayatmayı yanyana getiriyor; biri dikta rejimlerinin yaptığı
başörtüsü veya çarşaf dayatması, diğeri sözde demokratların yaptıkları başı açma
dayatması; bunlardan birincisini kınıyor, demokrasi ve insan haklarına aykırı
(bu yönden tehlikeli) buluyor, diğerini ise "demokrasinin kendini koruması için
zorunlu bir tedbir" olarak onaylıyor. Saydığı ülkelerdeki diktacı dayatma dinden
ziyade geleneğe dayanıyor, buralarda İslam'a ve insana daha uygun rejimleri
hakim kılmak için önemli çalışmalar yapılıyor; ama Tunus gibi "bir uçtan öteki
uca sıçrayanlar" olduğu gibi Pakistan gibi daha yumuşak geçişleri deneyenler de
var. Demokrasi ile yönetilen ve demokrasinin vazgeçilmezleri olarak "insan
hakları, hukuk devleti ve halkın iradesi"ne öncelik veren ülkelerde, kamu
alanlarında başı açmayı mecbur kılarak demokrasiyi korumaya kalkışmak, onu
öldürerek cesedini morgda korumak gibidir. Bir önceki yazımda cevabını verdiğim
"...dolayısıyla türban takmayanlar 'inançsız' sayılmaktadır" hükmünden hareket
eden Uluç bunun "başkaları üzerinde baskı oluşturacağını", bu gerekçenin de
"başı açmayı demokrasi adına dayatmak" için yeterli olduğunu söyleyerek
çelişkiye düşüyor. Din özgürlüğü de dahil insan haklarını koruyarak demokrasiyi
uygulamanın yolu asla "bir başka baskıcılık" olamaz, olmamalıdır. "Başını
açanlar örtenleri gerici, ikinci sınıf vatandaş vb. olarak görüyorlar" diye
-başını örtenler aleyhine- bir baskıdan söz etmek mümkün değilse, başını
örtenlerin diğerleri üzerinde bir baskılarından da söz edilemez. Eğer bazıları
böyle bir baskı hissediyorlarsa çoğulcu sosyal yapılarda buna tahammül etmekten
başka çıkar yol yoktur. Birisinin hakkını koruyup diğerini -onun hatırı için-
haktan mahrum etmek demokrasinin gereği ve sonucu olamaz.
"Tekrar da olsa üzerinde durulması gereken bir konu da, türbanın geleneksel
başörtüsü olmadığıdır. Türkiye'nin İslam kültüründe türban benzeri bir örtünme
biçimi ve anlayışı yoktur... Türkiye'nin her yöresinden yüzlerce giysinin
resimlerine bakıyorum. Türbana benzer, kadının saçını bütünüyle saklayan tek bir
örnek yok."
Uluç siyasete girmiş birisi, Anadolu'yu dolaşmış olması gerekir, resimlere değil
de yaşayan örtülü kadınlarımıza baksaydı "saçının bir telini namahreme
göstermemek için çırpınan" pekçok kadın görecekti. Saçı göstermemek için
kullanılacak giysiye/örtüye gelince, bunun eskiden yeniye, yöreden yöreye,
yaştan yaşa... değişmesinden daha tabii ne olabilir!? Köylerimizde ve
şehirlerimizde örtünen kızlarımız ve kadınlarımız -bu türban efsanesi
uydurulmadan önce de- farklı başörtüleri kullanıyorlardı. "Oyalı da yazma
başında, oyaları kaşında" olanlar genç kızlar ve gelinlerdi, tertemiz ve sade
başörtüleri de yetişkinlere aitti. Şehirlerde yetişen ve okuyan kızlarımız da
kendilerine yakışan başörtü modelleri buldular, birileri çıkıp bunlara "türban"
adını verince her şey değişiyor mu? Türbanın ne olduğunu bilmiyorlar mı? Türban
olmayan bir giysiye ısrarla türban demenin amacı nedir, bağcıyı dövmek mi? Tarih
boyunca başörtülerini incelerseniz birçok farklı çeşit görürsünüz, bunların
hepsi bir anda ortaya çıkmamıştır, her "yeni şekil" ortaya çıktığında "bu
eskiden yoktu, simgedir, bid'attır, baskıdır" diyen olmadı, çağdaş olduklarını
söyleyenler eskiler kadar bile müsamaha sahibi olamıyorlar, yazık!
"Çözüm bu geleneğe uymayı ve türbanı "dayatmacı bir dini simge" olmaktan
çıkarmayı gerektirir. Türbanın başkaları için bir tehdit olarak görülmediği,
yakın çevremizdeki diktacı dini rejimlerin kör karanlığına düşme korkusunun
yaşanmadığı bir Türkiye'de, kimse kimsenin ne giydiğine bakmaz. Türban konusunda
kalıcı bir toplumsal uzlaşma, ancak bu ortam gerçekleştiğinde sağlanır."
"Geleneğe uyma adına" bir çeşit başörtüsünü dayatmak akıl işi değildir.
Başörtüsü "başkaları için bir tehdit unsuru" olmamalıdır ve örtenlerin böyle bir
niyetleri de, ima eden davranışları da yoktur. Karşı tarafı
korkusundan/evhamından kurtarmak için daha ne yapılsın, daha ne kadar beklensin,
bekletmeye kimin ne hakkı olabilir, hakkı olmadan bekletenlerin demokrasi, din
özgürlüğü ve hukuka bağlılıkla alakaları hangi düzeydedir?
Gelin ipe un sermeyi bir yana bırakın, anlamsız ve dayanaksız korkularınızdan
kurtulun ve şu yarayı milletçe birlikte saralım!
Yeni Şafak, 17, 22, 24 Temmuz 2005 Hayrettin KARAMAN