Soru: Baş örtüsü itikadi bir konu mudur yoksa ameli bir husus mudur?
Cevap: Bismillahirrahmanirrahim.
Her şeyden önce şunu ifade etmek isterim ki: Başörtüsü, güncel ifadesiyle türban
ALLAH Teâlâ’nın kesin bir emridir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
…Başörtülerini yakalarının üstünü örtecek şekilde koysunlar, örtsünler. (Nur
Suresi:31)
Sadece başörtüsü değil, dış giysi (cilbab) da ALLAH’ın emridir.
“Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına de ki: (Bir
ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbab yani bütün vücutlarını örten dış
örtülerini üstlerine alsınlar. Bu, onların hür bir kadın olarak tanınması ve
incitilmemesi için daha uygundur, daha elverişlidir. ALLAH çok bağışlayan ve
merhamet edendir. (Ahzap Suresi:59)
Bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı, üç kere “Başörtüsü dinin
emridir” şeklinde fetva vermiştir. Zaten aksini değil başkanlık, müslümanım
diyen hiçbir kimse söyleyemez. Çünkü bu, bir iman meselesidir. Mustafa Kemal
Atatürk de Söylev ve Demeçlerde “Dinimizin tavsiye ettiği tesettür; hem
hayatımıza hem de fazilete uygundur” demiştir. Annesi Zübeyde Hanım ve eşi
Latife Hanım’ın başörtüsüz bir tek resmi yoktur. Atatürk’ün kadın kıyafeti ile
ilgili bir inkilabı da mevcut değildir. Anayasamızın 24. maddesi de: “Herkes,
vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse, ibadete, dini ayin ve
törenlere katilmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Dini
inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” şeklindedir.
Görülüyor ki Anayasa’mızda ABD’de, İngiltere’de, Kanada’da, Almanya’da, diğer
medenî ve ileri ülkelerde olduğu gibi geniş bir din hürriyeti vardır. Bu
hürriyetler nelerdir?
1. İnanç hürriyeti. İslâm dininin inanca ait temel hükümleri ne ise bunlara
inandığımızdan dolayı rahatsız edilmememiz gerekir.
2. İbadet hürriyeti. Müslümanların ibadet hürriyetine kısıtlayıcı hiçbir sınır
getirilmemelidir. Geçenlerde bir gazete mânidar bir şekilde “Yeşilköy
Havaalanı’na kadınlar için mescid yapıldı...” haberini vermişti. Açıkça
söylemiyordu ama “Erkek mescidinden sonra başımıza bir de kadın mescidi
çıktı!..” demek istiyordu. Müslüman bir ülkede havaalanında kadınlar için mescid
bulunmasından daha tabiî ne olabilir. Hem Türkiyeli dindar Müslüman kadınlar,
hem de yabancı Müslüman hanımlar burada ibadet edeceklerdir. Ulaştırma
Bakanlığı’nı, Havaalanı Müdürlüğü’nü bu medenî ve insanî teşebbüs dolayısıyla
tebrik ediyorum.
3. Çocuklarına dinî eğitim verebilmek hürriyeti. Anne-babaların, çocuklar reşid
(ergin) oluncaya kadar onlara din eğitimi vermek hürriyeti vardır. Bu hürriyetin
olmadığı, yahut kısıtlanmış bulunduğu bir yerde din hürriyeti darbelenmiş
demektir. Bir Müslüman çocuğuna dinî bilgiler, Kur’ân okuması yedi ile ondört
yaşları arasında en güzel, en verimli şekilde öğretilebilir. Yaz tatilinde,
ilköğretim okulunu bitirmemiş küçük çocuklara din ve Kur’ân dersi verilemez
demek din hürriyetini kısıtlamak, insan haklarını çiğnemek demektir
4- Dinî dernek kurma hakkı. Bütün dinî hizmet ve faaliyetleri Müslümanlar tek
başlarına, teker teker yapamazlar. Mutlaka birleşmeleri, teşkilâtlanmaları
gerekir. Bu da dernekler vasıtasıyla olur. Bizde DerneklerKanunu’nda “Din
derneği kurulamaz” maddesi yer almaktadır. Bu madde din hürriyetini vahim ve
ağır bir şekilde ihlâl etmektedir. Bütün medenî dünyada din derneği kurmak
serbesttir. Bazı kimseler “Din derneği kurulursa bazı sakıncalı durumlar ortaya
çıkabilir, birtakım kötü ve alçak kimseler din sömürüsü yapabilir...” gibi
kuruntular ve bahaneler ileri sürüyor. Bahanelere dayanılarak vatandaşların,
çoğunluğun temel insan hakları kısıtlanamaz.
5- İnançlarına göre bir hayat sürebilmek hakkı. İsrail’de hafta tatili
cumartesidir. Çünkü onların dininde cumartesi günü kutsaldır. İslâm ülkeleri
cuma gününü hafta tatili yapmıştır. Hıristiyan ülkelerde de pazar günü onların
dininde kutsal gün olduğu için o gün tatil yapılır. Bizde bir Müslüman, “Türkiye
Müslüman bir ülkedir, hafta tatili cumaya çevrilsin...” dese kıyamet kopar,
adamın ne gericiliği bırakılır, ne yobazlığı... Müslümanlar dinleri nasıl
gerektiriyorsa o şekilde giyinmekte, o şekilde hayat sürmekte, o şekilde sosyal
ve kültürel faaliyetler yapmakta hür olmalıdır. Bu konularda onlara hiçbir engel
ve güçlük çıkartılmamalıdır. Bazı kimseler “Efendim senin bu söylediklerin
laikliğe aykırıdır...” diyebilirler. Cevabımız: Kesinlikle aykırı değildir.
Laiklik olması için öncelikle din ve vicdan hürriyeti olması gerekir. Laiklik
Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak demek değildir.
6- Müslümanların, İslâmî kimliklerini koruyabilmek, onu ayakta tutabilmek,
güçlendirmek hürriyeti. Her insanın dinî, sosyal, kültürel bir kimliği vardır.Müslümanın
kimliği de “İslâmî kimliktir”. Bu kimliği yitirirse Müslüman Müslüman olmaktan
çıkar.
Bazı kimseler “Din bir vicdan işidir, din vicdanlarda kalmalıdır, dışarıya
aksettirilmemelidir... Din ile hayat birbirinden kopmalı, kopartılmalıdır.
İnananlar içlerinde inansın, dışarıya göstermesin” diyorlar.
Böyle din olur mu? Din hayat demektir. Din yaşanacak şey demektir. Gerçek ve iyi
bir Müslüman beşikten mezara kadar din ile içiçe yaşar. Bu kimselerin istediğini
biz Müslümanlar asla kabul edemeyiz. Evet din bir vicdan işidir ama sadece
vicdanda kalmaz, sadece vicdanla bitmez.
Bu bakımdan ne Atatürk ilkeleri ve ne de laiklik açısından böyle bir yasaklama
koymak mümkün değildir. Anayasa Hukuku Profesörü Mustafa Kamalak da: “Anayasa’da
ve kanunlarda başörtüsünü yasaklayan bir hüküm bulunmamaktadır” demiştir.
Başörtüsü meselesinde herkesin bilmesi gereken tek şey, Türkiye’nin yürürlükteki
hukuku bakımından böyle bir yasağın bulunmadığıdır. Buna rağmen üniversitelerde
hâlâ fiilen böyle bir yasak varsa, bunun tek nedeni yasakçı iradenin demokratik
iradeden daha güçlü olmasıdır.
Üniversitelerde başörtüsü yasağını pozitif hukukun bir gereğiymiş gibi kabul
ederseniz, sadece kendinizi değil, binlerce öğrenciyi ve onların ailelerini
mütehakkim bürokratik iradenin insafına terk etmiş olursunuz.
“Başörtüsüne özgürlük” sadece başörtülülerin özgürlüğü sorunu değildir. Çünkü,
başörtüsü özgürlüğü sadece bir semboldür; bu davayı kaybedersek, mütehakkim
devlet karsısında kendimize özgürlük alanı açma arayışımızda bir cepheyi
kaybetmiş oluruz. Devlet açısından ise bu, bizim hayatlarımızı belirleme,
“efendimiz” olma iddiasını daha da pekiştirmesi anlamına gelecektir.
Bu hususta Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Yayla, 15.07.2004,
Zaman’da şöyle yazmıştır.
Başörtüsü yasağı: Elbirliğiyle intihar
Başörtüsü tartışmaları gerçekte çoğumuzun zannettiğinden daha derin sosyal
problemlerin satıhtaki yansıması olamaz mı? Başörtüsü probleminde ortaya çıkan
gruplaşma ve kamplaşmalar toplum hayatının kaldıramayacağı kadar geniş
sosyolojik çatlaklara işaret ediyor denemez mi? Korkarım bu sorulara evet
cevabını vermek zorundayız. Benim cevabım kesinlikle evet. Yıllardır süren
düşünme, okuma ve gözlemlerimden sonra geldiğim nokta, maalesef, bu...
Hukukî temeli olmayan keyfî yasak
Başörtüsü probleminin yalnızca kız öğrencilerin okula devam ederken başlarını
örtmelerine izin verilmemesinden veya keyfî bir tanıma ve ayırıma tâbi tutulan
kamusal alanlarda başörtüsü kullanılâmamasından ibaret olduğu algısı vahim bir
yanılgıdır. Problem çok derin ve bir çırpıda çözülemeyecek kadar ağırdır. Ancak,
bu çözümsüzlüğün maliyetinin/ faturasının yalnızca mağdur edilen kesime çıktığı
sanılmamalıdır. Fatura bütün toplumundur ve yasağı koyan, yürüten ve hararetle
savunan kesimler de faturadan paylarına düşen acı hisseyi, farkında olsalar da
olmasalar da, isteseler de istemeseler de, alacaktır ve almaktadır.
Başörtüsü problemi bir hukukî problem değildir. Bir siyasî problem de değildir.
Pozitif hukukta hâlen başörtüsünü yasaklayan bir düzenleme bulunmamaktadır.
Siyasetin de bu problemi çözme imkânı yoktur, zira siyaset bir müzakere,
alma-verme ve uzlaştırma tekniğidir. Başörtüsü yasağı sadece bir dayatmadır. Ama
sahici anlamda bir dayatmadır; son zamanlarda birilerinin anlamını çarpıttığı
manada dayatma değil. Yasakçı kesimin ana dayanağı güçtür. Çünkü bu kesim, büyük
ölçüde, güce tapmaktadır. Bu kesim, silahlandırılmış bürokratların arkasında
olduğu kanaatine sahiptir. Başka da bir dayanağı yoktur. Ne hukuk ve ne de
demokratik siyaset onlara destek vermektedir. Daha önce de söylemiştim,
tekrarlayayım, silahlandırılmış bürokrasinin idarecileri, bir gün bir sürpriz
yapıp, bu yasağı anlayamadıklarını ve yasağa karşı olduklarını söyleseler,
yasakçı siviller yer çekiminden kurtulmuş gibi havada kalır. O zaman Türkiye
adeta bir rüyadan uyanır ve insanlar birbirine neyi tartıştıklarını sorar. Ne
yazık ki bu bir hayal ve yakın zamanda gerçekleşeceğe benzemiyor. Aksine, dönüşü
olmayan bir çıkmaz sokağa girdik ve ilerliyoruz.
Şöyle bir hafızanızı yoklayın: Yasak temellendirilirken, kimsenin özel hayatına
karışılmadığı, yasağın kamusal alanı ve kamu görevini kapsadığı söyleniyordu.
Oysa biliyoruz ki, pek çok insan, özel hayatlarından dolayı mağdur edildi,
ediliyor. Aslında başbakan ve yakın arkadaşları da sürekli mağdur edilme
halinde. Hep yasaklamaya tâbi tutulan ve mağdur edilen kesim itham ediliyor ve
değişmeye çağırılıyor. Sanki öbür tarafın mensupları Tanrısal bir yanılmazlığa
sahip. Halbuki, akıl, mantık, hakikat ve hakikate saygı herkesin kendi konumunu
gözden geçirmesini gerektiriyor. Dindar muhafazakâr kesim dinlemeye ve
kabullenmeye hayli açık, diğerleri ise duvar gibi. Ve yasakçı kesimin geldiği
yer artık başörtüsüne karşıtlığı çok aştı, başörtüsüyle ilintili kesimin fizikî
varlığına karşı olma noktasına ulaştı.
Başörtülüler var olmasa ne iyi olurdu!
Bunu ben uydurmuyorum, yasakçı kesimin tavırları sergiliyor. Şöyle bir hipotetik
durumla ne demek istediğimi anlatayım. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı
başörtüsüne karşı ve bunun gerekçesi, bildiğimiz kadarıyla, kamusal alan
meselesi. Güzel. Peki, kamusal alanla ilgili henüz felsefî ve hukukî bir
neticeye bağlanmamış bir tartışma, söz konusu kişilerin, meselâ başörtülü bir
kesimden çıkmış bir başbakanla kamusal olmayan alanlarda bir araya gelmesine
engel mi? Akıl ve mantık engel olmamasını gerektirir. O zaman, Cumhurbaşkanı,
Başbakan ve Genelkurmay Başkanı’nı bir gün Hüseyin Gazi Dağı’na pikniğe davet
etse ve bu insanlar eşleriyle birlikte buluşsa olmaz mı? Elbette iyi olur. Ama,
bu ve buna benzer şeyler yapılmıyor ve öyle görünüyor ki bundan sonra da
yapılamayacak. Çünkü, özellikle Cumhurbaşkanı ve onun gibi düşünen birçok kişi,
başörtülü kesimin sadece başörtüsüne karşı değilmiş, fizikî varlığına karşıymış
havası veriyor. Oysa, dediğime benzer bir şey yapılsa, herkes Cumhurbaşkanı’nın
samimî olarak kamusal alanda başörtüsüne karşı olduğunu, başörtülülerle
ontolojik bir probleminin olmadığını görür ve bütün toplum rahatlardı.
Başörtüsü probleminin çözümü ne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında, ne de
başka bir yasakçı çizgidedir. Bu problemin tek çözümü vardır: Yasaktan caymak ve
kimseye keyfî yasak getiremeyecek bir siyasî, hukukî, idarî yapılanmada mutabık
kalmak. Başka hiçbir çözüm yoktur. Ve çözümsüzlük sadece başörtülü kesime değil,
yasakçılara ve tüm topluma, bütün ülkeye çok pahalıya mal olacaktır. Kimse
kendini aldatmasın. Yasaklananlar kadar yasakçılar da bu saçmalığın bedelini
ödemektedir ve ödeyecektir. Bu bedel, bazen paranoyaya ulaşan psikolojik
takıntılardan ve ruh bozukluklarından heba edilen insan gücünün yaratacağı refah
eksikliğine, güvensizlik ve sevgisizlikten, akıl ve muhakeme yeteneklerinde
gerilemeye kadar birçok kalemi kapsayacaktır.
Bu meseleyi gelin biz çözelim. Çözülür mü? Tabii. Ne zaman? Türkiye, türban gibi
çoktan aşılması gereken bir konuda takılmayı, bu konuda inatlaşmayı ve boşa
enerji harcamayı bir yana bıraktığı an konuyu da çözer. Türkiye, İstanbul
Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin’in türbanından ürkmeyecek kadar
demokrasiyi içselleştirdiği kadar hukuka önem verdiği oranda konuyu geride
bırakacak... Bıraktığında da, kültürel ve sosyolojik sorunlara Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nde çare aramayacak. Çünkü bunu yasaklara ihtiyaç duymayacak
bir demokratik esneklikle çözmüş olacak
***
Dinsel baskı öngörmeyen ancak, Müslümanların toplumsal taleplerini dikkate alan
bir demokratik konvansiyon mümkün. Demokraside ısrarlı ve samimiysek bunu kurmak
elimizde, yok aklımız dayatmaya yatıyorsa, o zaman boşuna nefes tüketmeyelim.
Halihazırda, çözüm adına, açıkça dayatmadan yana olmayanlardan, kimisi ‘kamusal
alan’, ‘hizmet alan/hizmet veren’ gibi kavramlar icat ediyor, kimisi ‘dinsel
reform’ adı altında Protestanlaşma teklif ediyor. Açık konuşalım, bunlar da
dayatma anlayışının farklı biçimleri. Yine açık konuşalım, inanmayan birisi için
dinsel inanç ve onun gerekleri olan pratiklerin, son derece saçma olması gayet
tabii. İnsanların, akıllarına hiç yatmayan inanış ve pratiklere karşı sempati
duymalarının ve onları sonuna kadar desteklemelerinin zor olması da anlaşılır
bir şey.
Ancak demokrasi fikri tam da bu yüzden önemli; başkası için önemli ve anlamlı
olan bir şeye saygı duymak ve onunla yaşamayı öğrenmek zorundayız. Dindar
insanlardan bunu talep ederken herkes son derece rahat, aynı şeyi
inanmayanlardan beklemekse son derece zor. Halbuki, inanmayan biri için din ne
kadar saçma ise, inanan biri için de, inanmamak en az o kadar saçma, ilkel ve
sığ bir yaşama biçimi. Buna rağmen aynı toplumsal hayatı paylaşacaksak,
öncelikle her iki durumun da eşit konumda olduğunu algılamak zorundayız.
Buna benzer şeyleri daha önce defalarca yazdım, tekrar tekrar yazmamın nedeni,
bu istikamette olumlu yol almaktan uzak olmamızın ötesinde, durumun giderek daha
vahim bir hal alması. Bakıyorum, Avrupa’da yaşanan yasaklama örneklerinin
artmasıyla, Önceleri sadece demokrasi kaygıları fazla olmayanların kullandığı
dil, artık demokratlık konusunda iddialı çevrelere de sirayet etmeye başladı.
Özgürlük ve Demokrasi Partisi eski genel başkanı, ayetlerden seçmelerle İslam’ın
aslında şiddete ne kadar yatkın olduğuna işaret edebiliyor. Saygın bir sol
demokrat gazete olarak ortaya çıkan Birgün gazetesinde, İslam ve türban
konusunda son derece seviyesiz ve saldırgan yazılar yayımlanıyor. Son olarak,
Radikal İki’de, ‘türbanın dayatma simgesi’ olduğu ileri sürülüyor (Yüksel Işık,
11 Temmuz 2004). Bu iddianın sahibi, ‘Türban gibi simgeler, simge olmaktan çok
çağrıştırdıkları yaşam biçimini herkese dayatmanın aracı haline dönüşmüş
durumdadır’ demiş. Nasıl yani? Cevabı yok!
İki sıkımlık demokratlık da, AİHM’nin son derece tartışmalı kararı ile tükenmiş
görünüyor. Demek ki, işimiz giderek daha zorlaşacak, şimdi de, her adımda,
demokrasiyi ‘Avrupa’ya ait her şey’ olarak algılayan zihniyetin tezahürleri
ayağımıza dolanmaya başlayacak. Kısacası, demokratikleşme açısından, tüm dünya
için çok önemli bir dönemeçte, Üçüncü Dünya Batıcılığından öteye bir adım
atamayacağız. Üzücü olan, farklı fikirlerin ifade edilmesi değil, farklı
görüntüler altında dayatmacılığın çeşitlenerek gelişmesi.
Bugünkü yönetim başörtüsüne hiç izin ve taviz vermiyorsa, bari özel okullarda ve
bazı özel üniversitelerde bunu serbest bırakmalıdır ki, dinî inançları yüzünden
başlarını örtenler oralarda okuyabilsinler. Anayasa Komisyonu Başkanı sayın
Burhan Kuzu diyor ki: “Mahkemenin bir yanılgısı var. Deniyor ki, ‘Laik okulda
okumayı kabul eden bir öğrenci o kurallarla okumayı kabul eder’. Avrupa’da
kiliseye bağlı okullar var, laik okullar var. Yani tercih hakkı var. Oysa
Türkiye’de tercih hakkı yok. Türkiye’de laik olmayan okul yok. AİHM Türkiye’deki
okulların yapısını yeterince bilmiyor. Ya davacı daha sağlıklı bilgi verecek ya
savunucu. Bilgi eksikliği var.”
Nitekim Başbakan Erdoğan, bir TV proğramında: ‘Hiç değilse özel üniversiteler ve
vakıf üniversitelerinde başörtüsü serbest olsa’ diye kısmen de olsa bir
rahatlatıcı çözüm yolu gösterdiğinde ne yazık ki YÖK başkanı ve ilgili ilgisiz
bütün zevat hemen ayağa kalkıp, ‘bu üniversitelerin de kamu tüzel kişiliği
taşıdığı’ ve hukuki olarak onlarda da yasak uygulanması gerektiğini söylüyorlar.
Hukuki olarak...
Hukuki olarak da hangi hukuk? Ülkede bizim bilmediğimiz, haberdar olmadığımız
bir hukuk mu var acaba? Çünkü mevcut hukukumuza göre başörtüsünü devlet
üniversitelerinde yasaklamayı mazur gösterecek hukuki bir düzenleme yok. YÖK
Başkanının referans olarak verdiği YÖK Kanunu’nun 17. maddesi, ‘yürürlükteki
kanunlara aykırı olmamak kaydıyla başörtüsü serbesttir’ diyor.
Şunu da hatırlatalım; sözkonusu kanunla ilgili iptal başvurusu Anayasa
Mahkemesinde görüşülüp, kanun iptal edilmeyince, şimdiki Cumhurbaşkanımız ‘bu
kanun iptal edilmezse başörtülülerin üniversiteye girişlerine mani olacak bir
şey kalmaz’ şeklinde itiraz şerhi yazıyor... Peki bütün üniversitelerin başında
olan YÖK Başkanı Teziç bu hususları bilmiyor mu acaba? Biliyorsa nasıl oluyor da
yasağın hukuki olarak her yerde uygulanması gerektiğinden bahsediyor?
Anayasa, kanun, hukuk, adalet, insan hakları, özgürlükler, birarada barış içinde
yaşama, kültürel farklılıklara saygı, inanç ve inandığını yaşama özgürlüğü...
Bütün olumlu kavramlar yaşadığımız başörtüsü sıkıntısının ve benzeri
sıkıntıların anlamsız olduğunu söylüyor. İşin garibi bu özgürlükleri kısıtlamak
için bin dereden su getirenler de bu türden kavramları en çok kullananlar...
Avrupa’nın bazı ülkelerindeki başörtüsü yasağını protesto için İngiltere’nin
başşehri Londra’da bir konferans düzenledi. Konferansa 14 ülkeden yaklaşık 250
delege katıldı.
Kongrede konuşan ilahiyatçı Yusuf El-Kardavi, “Yasaklar Müslümanların
düşmanlığını kazanmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu yasaklar, ortaçağın
karanlık zihniyetine yeniden dönmek anlamına geliyor. Bunu medeniyet ile
bağdaştırmak mümkün mü? Bunlar sadece Avrupa’nın geri adım atması ve dini
özgürlüğü engellemesi hareketidir” dedi. Londra Belediye Başkanı King
Livingstone da Fransa’daki başörtüsü yasağını kınayarak, “Fransa’daki yasak ll
.Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa parlementolarında alınmış en gerici karardır.
Bu karar dinî hoşgörüyü kendisine prensip edinmiş, Avrupa için geri adım atmak
demektir” dedi.
Hacettepe Üniversitesi Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdoğan
aynen şunları yazdı:
“Avrupa’da hakimler var mı? sorusuna artık şöyle cevap vermenin doğru olduğu
sonucuna vardım: Belki evet.. ama, Müslümanlar için değil!”
Yine CHP Millet Vekili Sayın Kemal Derviş şöyle demiştir: “Bana göre yasaklarla
hiçbir şey halledilemez. Önemli olan herkesin kendi özgür iradesiyle hareket
etmesidir. Bir bayan özgür iradesiyle türban takıyorsa, bu kardeşimizle,
arkadaşımızla bir problemimiz olmaz. Ancak bunun iki şartı var. Birincisi kendi
iradesiyle takacak, ikincisi de türban takmayan örneğin mini etek giyen bir
bayana baskı yapmayacak.
Karşılıklı saygı ve özgürlük mümkün. Yasalara da saygı duyulması gerekir. Ama
ben bunun yasaklarla ve kavgayla halledilemeyeceğinden eminim. Bir birimizi
dışlayamayız. Düşmanca davranamayız. Yasalar çerçevesinde bunu çağdaş bir
biçimde yapabilmemiz lazım. Tek kalıp insan aramak çok çağdaş değil.”
Avrupa Birliği üyesi bir Türkiye’de bütün yasaklar gibi başörtü yasağı da
demokrasi, insan hakları ve bireyin özgürlüğü çerçevesinde bir gün mutlaka
çözülecektir. İstiklal marşımızda yazılı olduğu gibi:
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın.
Kim bilir, belki yarın… Belki yarından da yakın.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi, aslında herkesin inancına,
konumuna saygılı olmayı gerekli kılmaktadır. Eninde sonunda gelinecek nokta bu
olacaktır, inşaALLAH. Gerilim olur diye Hukuki mücadeleyi bırakmamak gerekir.
Maalesef son zamanlarda bir gerginlik edebiyatıdır gidiyor. Toplumun ağırlıklı
bir kesiminin talepleri, söz gücünü elinde bulunduranlar tarafından ‘gerginlik
unsuru’ olarak lanse ediliyor ve iktidar, bu konularda gönüllü ya da gönülsüz
attığı ya da atarmış gibi yaptığı adımları bu edebiyat sebebiyle geri alıyor.
Düşünün ki bütün bir milletin istediği şeyler, şayet bazıları tarafından
istenmiyorsa, bunları gerçekleştirebil- mek mümkün olmuyor.
Gerginlik meydana getirmemek, toplumu germemek çoğu zaman geçerli ve bazen de
geçerli gibi gözüken sebeplerdir. Herhangi bir şey yapmaya niyetlendiğinizde
bunun toplumu hakikaten gereceğini düşünüyorsanız bundan vazgeçebilir, en
azından ertelersiniz. Ama bazen de yapamadığınız ama yapmanız gereken bir şey
için, gerginlik konusunu bahane olarak kullanabilirsiniz.
Başörtüsü meselesi, diğer birçok benzeri mesele gibi, toplumu geren meseleler
arasında sayılıyor şimdilerde. Oysa bu meselenin diğer birçok mesele gibi
toplumu gerdiği filan yok. Gerilenler sadece birileri ve o birilerinin sayısı da
sanıldığı kadar fazla değil. Aslında gerildikleri filan da yok, sadece
‘geriliyormuş’ gibi yapıyorlar. Geriliyormuş gibi yaptıkları için de geri adım
atmamayı tercih ediyor, haklı da olsalar bu konuda talepte bulunanların geri
adım atmasını istiyorlar.
Birkaç gün önce İznik gölü civarında bulunan Ilıca’ya giderken yolda gördüm ki:
Şalvarlı kadınlar, geleneksel, çarşafa benzer kıyafetleriyle dolaşıyor.
İran’daki çadurlardan daha estetik millî kıyafetler bunlar. Bunca çirkinlik,
çıplaklık, göbeği açıklık içinde bu millî kıyafetleri görmek ruhuma huzur
veriyor. “Be adam hangi devirdeyiz? Sen hâlâ çarşafı, tesettürü, geleneksel
kıyafeti estetik buluyorsun!..”Aman darılmayın...
Yakup Kadri’nin 1920’lerde kaleme almış olduğu “Çarşafa vePeçeye Dair” başlıklı
güzel yazısını okursanız bana hak verirsiniz. Hem geniş olun biraz, toleranslı
olun. Bir Japon’un kimonuyu övmesi ne kadar tabiî ise, Müslüman bir Türkiyelinin
çarşafı, feraceyi, yaşmağı, tesettürü övmesi de o kadar tabiîdir. Herhalde
benden bikini mayo, göbeği açık dekolte kıyafet övgüsü beklemezsiniz.
Mehmet Talü Milli Gazete – Temmuz 2004